Kireçburnu sahilinde dümeni kırık bir gemi misali bir o yana bir bu yana aylak aylak yürürken, nihayet sahilin en esintili bankını bulabildim. Aradığım da bu esintiymiş meğer, o banka oturunca farkettim. Boğazın Karadeniz çıkışından yüzüme doğru esen o sersemletici rüzgara karşı bir sigara sardım. Tütünün bir kısmı rüzgara karıştı, belki daha sonra da denize. Yanımda getirdiğim siyah naylon poşetin içerisinden bir şişe Tuborg çıkardım, pıısst, açtım. Henüz tütünden iki nefes, biradan ise 1 yudum içmiştim ki o an tanıdık ve ve hoş bir koku ilişti burnuma. Ekşimiş şarap mı desem, eskimiş nikotin mi desem. Yani sımsıcak iki dudağa yapışmış, acı ve eski, duman ve alkol kokusu. Özlediğimi farkettim. O kokuyu, dudağımla koklamak istedim. Özlediğim koku esintinye karıştı ve kayboldu. Yitirdiğimi farkettim.
Çünkü ‘an’, ‘o an’ değildi artık.
Üçüncü biranın son çeyreğiyle kıyıdaki kefallere malt takviyesi yaptıktan sonra, bu iki buçuk biralık hüznüme ev sahipliği yapan bankla vedalaşıp yine aylak aylak yürümeye devam ettim. O naif yaz esintisi sakallarımı serin serin tararken, aniden, aklıma unuttuğum önemli bir şey gelmişçesine duruverdim olduğum yerde ve o an yol yürümeye başladı ayaklarımın altından. Kaldırımı dar, insanları geniş, ışığı loş ve yalnızlığı eziyet bir vaziyette yürürken asfalt, bir tramvay belirdi ruhumun gizli sokaklarındaki geç kalmışlar durağında. Bir kadın penceresinden yarı beline kadar sarktı dışarı doğru. Feryadını içine gömdüğü hüzünlü bir gülümsemeyle baktı bana. Ama inmedi o durakta. O, “Acaba” dercesine sustu bana karşı, ben ise “Belki” bile demezcesine inanmadım bu zamanlamaya. Ve tramvay kalktı duraktan, kocaman bir “keşke” bırakarak arkasında. Ben yine, o ayaklarımın altından yürüyen yolda dururken buldum kendimi. Elimde siyah bir naylon torba, ağzımda sarma sigara.
Belli ki ‘an’, ‘o an’ değildi artık.
Sonra eve döndüm. O çok sevdiğim, tutkuyla bağlı olduğum, hatta çoğu zaman kutsadığım yalnızlığım her zamanki gibi kapıda karşıladı beni, içeri buyur etti. Bana kütüphaneden bir şişe bira ve buzdolabından da bir kitap çıkartıp verdi. Kitabı içerken şişeyi okumaya başladım. Salondaki her zaman oturduğum koltuğa oturdum. Karşımdaki koltukta ise henüz doğmamış bir kadın vardı. Şişenin sayfalarını karıştırırken sırra kadem bir cümleye takıldı gözüm: “Eğer ki hiç doğmamış olsaydım bu dünyaya, şu evrende daha vicdanlı bir bilinç olarak var olabilirdim.” Henüz doğmamış kadın birden sancılandı ve acılar içerisinde kendi kendisini doğurdu. Jiletten dişleriyle göbek bağını kesti. Sonra yine koltuğuna oturdu ve kentin dumanlı havasını izlemeye başladı. O an, yalnızlığın sırtını dönmeyi seçtiği zamandı. O, yüzünü kente sırtını bana dönmüşken, ben şefkatli bir sarılmayla karşılık vermek istedim ona. O ise beni lanetli bir itişle uzaklaştırdı kendisinden. O an, yalnızlığın üzerine yapışanı ittiği zamandı. Teni soğudu, yüzü bana bakmıyordu artık. Henüz doğmamış ve doğurmamış olduğu anlarda kalmıştı sevişmelerimiz.
Boş kitapları çöpe attım, şişeleri ise kütüphaneye yerleştirdim. Odama geçtim, ışıkları açtım ve düşlere uyandım.
Zira ‘an’, ‘o an’ değildi artık..
Işıkları açıp düşlere uyanınca adım adım anlam kazanmaya başladığımı hissediyorum ki bir çalar saat gümbürtüsüyle gerçeklere uyudum ve koşar adım anlamsızlaştığımı hissettim. Hayyam’ın testisinden içer gibi şarabı, yudum yudum duyumsadım varlık dedikleri muammadaki manasızlığı. O telaşla ölü olarak ele geçirdiğim bir düşü yeniden örgütlemek istedim, ama tepeden tırnağa da illegaldim. O anki çaresizliğim bende bir tapınma isteği uyandırdı. İki sokak aşağıdaki kiliseye gidip, ikisi farz dördü sünnet olmak üzere tam altı rekat namaz kıldım. Son rekatın son selamını verirken papaz usulca kulağıma eğilip “Allah kabul etsin” dedi ve “günah çıkartmak da ister misin?” diye sordu? “Günah işlediğim için değil, çaresiz hissettiğim için tapınıyorum” dedim. Papaz öfke ve acıma arası bir yüz ifadesiyle bana baktı, “tövbe estağfullah” dedi, arkasını döndü. Klise bahçesindeki şadırvana gidip abdest almaya başladı. Tapınmama bir karşılık bulamadım. Zira Tanrı susan, sükunetle durandı.
Zinhar ‘an’, ‘o an’ değildi artık..
Elimde yine siyah bir naylon poşet, ağzımda ise yarısı içilmiş bir sarma sigara olduğu halde Kireçburnu sahiline geri döndüm. Uzaktan göz ucuyla o esintili bankı aradım yine. Bankta birisi oturmuş, Boğazın Karadeniz çıkışına doğru bakıyordu. Yanında doğru yaklaştım. Kafamı eğip baktım. Aynalardan aşina olduğum tanıdık bir yüzdü bu. İzin istemeden hemen yanına oturdum. Siyah naylon poşetten bir şişe Tuborg çıkartıp verdim. O da bana, daha önceden sarıp tablasına koyduğu sarma sigaralardan ikram etti. “Dönüp dolaşıp yine başladığın yere geldin. Bulabildin mi aradığın çareyi” diye sordu bana. “Hiçi arayan neyi bulsun!?” dedim. Yanıt vermedi, alay edercesine güldü. Bu gülüşü de aynadan tanıyordum. Üsteledim ve “Sen söyle bakalım, neymiş benim çarem? Yanıt belki kendimdedir” dedim. Hiç havaya girip de lafı uzatmayı sevmez, aynamdan biliyorum. Başladı anlatmaya;
– Şunu anlaman gerek ki, hayat bir yolsa menzili de bir hiç. Duraklar birer fahişeyse, inişler ve çıkışlar, hepsi birer piç. Menzili bir hiç olan bu piç kurusu yolda, bir yudum da olsa varlığına mana katan bir pınar bulursan, hiç düşünme be oğlum, kana kana iç. Aradığım sır nerededir diye sorarsan, ‘an’da gizlidir derim sana. O ‘an’ı kaybetme oğlum. Bırak menzilin orası olsun.
Çünkü maalesef ki bizim için; ‘an’, ‘o an’ değildir artık.
Ali Balaman
Bir Cevap Yazın